 |
Sunday, September 03, 2006
To Die For - All Eternity [1999]
To Die For - Epilogue [2001]
To Die For - Jaded [2003]
To Die For - IV [2005]
To/Die/For - Wounds Wide Open [2006]
Posted at 11:45 pm by paladine
Permalink
Friday, September 01, 2006
Penumbra - Emanate[1999]
Penumbra - The Last Bewitchment[2001]
Penumbra - Seclusion [2003]
1996 Grubun kuruluşu: "Penumbra" tamamen bir şans eseri olarak "Dorian"ın "Jarlaath"ın bir konser sırasında tanışmasıyla kuruldu. Bu ikili tanıştıktan hemen sonra metal müziğin genel ve özel felsefesi hakkında aynı fikirlere sahip olduklarını farkettiler. Piyasada bulunan grupların klasik müzik öğelerini yeterince kullanmadıklarını düşünüyorlardu. Ve sonuç olarak, soprano ve synthesizer ile birkaç provadanın ardından aranjmanlar ortaya çıktı. Vokalist "Jarlaath"da boş durmayıp obua çaldı. bu provalar gerçekten çok başarılı oldu ve ikili kısa bir tereddüt yaşadıktan sonra bulundukları gruplardan ayrılıp "Penumbra" projesine ilk adımı attılar. (İlk olarak grubun ismini "Imperatoria" olarak belirlemişlerdi) 1997_Demonun kaydı: "Imperatoria" 1996'daki ilk konserlerinin ardından dağıldı, ve dağılmasıyla tekrar toplanması bir oldu.gruba "Herr Rikk"in ve 3 müzisyenin katılmasıyla "Penumbra" kurulmuş oldu. ilk olarak, sadece metal gruplarının yer aldığı "St. Denis University Festival"de sahne aldılar. festivaldeki izleyiciler ummadığı bir performansla kaşılaştılar. bu sahne tecrübesinden kısa bir müddet sonra Fransa'nın tanınmış grubu "Misanthrope" ile beraber çalmaları için teklif geldi; bunun sonucu olarak ise kendilerine duyulan güvenin boşa çıkmayacağını kanıtladılar. Bu çalışmaların ardından "Penumbra"nın üyeleri anladı ki görsel öğeler gerçekten önemli. Bu yüzden bu çalışmaların, canlı performansların sonunu teatral efektler kullanarak, kostümler giyerek ve ışık efektleri vs. kullanarak getirdiler. bu performansın ardından demolarını piyasaya sürdüler. 1998_İlk albüm "Emanate"nin kaydı: '98 yazında ilk albümün kayıtlarına başlandı. "Benedicte" gruptan ayrıldı ve "Misanthrope"a katıldı. Onun yerini "Zoltan" klavyesiyle doldurdu. bu kayıtlar sırasında gruba 2 soprano ve bir bariton eşlik etti: "Meduda, Elise ve Aramis" 1999-2000: Paris, Pratteln ve Leipzig'de konserler: '98in başında "Nicolas"ın gruptan ayrılmasının ardından "Herr Rikk"in kardeşi "David" ve soprano "Sycllia" gruba katıldı. '99 başında ise "Herr Rikk" bateriyi terketti ve yerini "Hekchen" e bıraktı. Aynı zamanlarda gruba yeni basçı "Aldric" katıldı.Ve grup bir dizi konser organizasyonlarında yer aldı. "Boulogne, Paris, Orleans (Fransa) Pratteln İsveç" ve oradan da 9.su düzenlenen "Leipsig Festival" de boy gösterdiler. 2001_2. albüm "The Last Bewitchment"ın kaydı: 2001'in başında "Scyllia" gruptan ayrıldı. Bununla beraber "Hekchen ve Aldric"te gruptan ayrıldı. Nisan 2001'de "Garlic" bateriye ve "Agone" bas ve geri vokal olmak üzere gruba katıldı ve albüm kayıtları başladı. 2001 sonunda albüm kayıtları sona erdi ve soprano "Medusa" gruptan ayrıldı. 2002: 2002nin ilk çeyreğinde "Penumbra" yeni bir bayan vokalist buldu ("Kyrsten") ve gruba misafir vokalist olarak "Stephanie" katıldı. Bunun sonrasında Hollanda'lı grup "Within Temptation" ile Fransa turuna çıktılar. 2003_3. albüm Seclusion'un kaydı: bu albümde vokalist olarak yeniden "Anita" ile çalışıldı. bateriye ise "Arathelis" geçti. "Seclusion" albümünde gayda, flüt, ve bulgar melodilerini kullandılar. gruba, yine baritondan sopranoya 8 kişilik koro eşlik etti. "The Last Bewitchment" albümünde olduğu gibi bu albümde de bir melek ve bir ölümlü arasındaki hüzünlü aşk hikayelerinden bahsediliyor. Penumbra sıradan bir senfonik gotik metal grubu değil. klasik müzik öğeleri ve vokalleri gerçekten oturaklı ve yerli yerinde kullanılmış.şu ana kadar yazdığım tüm gruplar gibi mutlaka dinlenmesi gereken bir grup. her harddiske lazım şarkıları "Seclusion" albümünden "Enclosed" "Tragical memories" ve "Emanate" albümünden "Lycantrophe"
1999 - Emanate 2002 - The last Bewitchment 2003 - Seclusion
Vocals, oboe : Jarlaath V Vocals: Anita Covelli Guitars: Néo Bass: Agone Drums: Arathelis Keyboards: Zoltan
Posted at 03:49 pm by paladine
Permalink
1991 - Demo I 1992 - Demo II 1993 - Gorgoroth 1993 - Det Som Engang Var 1994 - Hvis Lyset Tar Oss 1995 - Aske 1996 - Filosofem 1997 - Dauði Baldrs 1999 - Hliðskjálf 2000 - Ragnarok (A New Beginning) 2002 - Anthology 2002 - Demon With 2002 - Filosefem Remastered : 1 / 2 2003 - Once Emperor 2005 - Draugen 2005 - The Tribute : 1 / 2
passwords : bunalti.com
Varg Vikernes 11 Şubat 1973 te saat 21:58 te Norveç'in Bergen şehrinde doğdu.Bir rivayete göre Varg, hamileliğin 6. ayının 6. gününün 6. saatinde doğmuştur.Bunun ne derece doğru olduğunu bilinmiyor. Asıl ismi Kristian'dır Fakat gerek düşünce yapısı, gerek mevkisi bakımından asıl ismini hiçbir zaman kullanmak istememiş ve Varg ismini kullanmıştır.Fakat bu kanuni bir isim değişikliği değildir ve bundan önce birçok farklı isim kullanmıştır. -Babası Irak'ta çalıştığı için Irak'ta kaldığı bir yıl sayılmazsa- Varg Bergen'de büyüdü.Gençliği süresince etrafındakilere hep Bergen'in ormanlarını,vahşi hayvanlarını,sert dağlarını sevdiğini anlatırdı ve aradan yıllar geçtikten sonra O'nu tanımak için yapılan bir röportajda; "Soğuk bir kış gecesinde ormanda tek başınıza yürüyün, işte o zaman 'O, gerçekten konuşuyor' sözüyle neyi kastettiğimi anlarsınız." şeklinde konuşmuştu. Diğer insanlar sadece ağaçlar ve kayaları görüyorken Varg,Troller ve gölgeler arasında dans eden elfleri hayal ediyordu.Varg'dan önce bu tür şeylerin hayalini kuran son Norveçli Theodor Kittelsen, bu tarz fantastik resimler çizmişti ve Varg'ın bu resimlerden bazılarını albüm kapağı olarak kullandığı söylenir.
Varg gençlik yıllarında iki arkadaşıyla birlikte Uruk-Hai isimli projesi üzerinde çalışmaya başladı fakat diğer iki elemanın bir kız için birbirine girmesi ve Varg'ın Old Funeral elemanlarıyla tanışması üzerine provalar durduruldu.Uruk-Hai, Tolkien'in orta dünyasındaki Sauron'un high-orc larına verilen isimdir (Oo'rok-High).Bunlar tipik Viking berserker ine benzerler.Varg niçin Uruk-Hai ismini seçtiğini "Tolkien; Sauron'u Odinn den esinlenerek yaratmış ve bu durumda Uruk-Hai de Odin'in hizmetkarlarına benzer.Uruk-Hai nin Gondor'a saldırması Vikinglerin Charlemagne'ın yönettiği hristiyan Fransa'ya saldırmasına, Uruk-Hai nin Rohan'a saldırması ise Vikinglerin hristiyan İngiltere'ye saldırmasına benzer.Fakat neticede Vikingler de Sauron ve orkları gibi kaybettiler." şeklinde açıklıyor. 80 li yılların sonunda Varg halen politik ve müzikal görüşünü şekillendirme aşamasındaydı.Satanel, Old Funeral gibi gruplarda çalmaya başladı, bunların gerçekten çok iyi müzisyenler olduklarını düşünüyordu fakat hiçbirisi hayal ettiği kadar zevk vermiyordu.Kendi müziğini yapmaya karar verdi ve başlamadan önce Tolkien'in kurduğu dünyadan etkilenerek yapacağı işin temellerini oluşturdu.90 ların başında kendi solo projesi BURZUM üzerinde çalışmaya başladı.Burzum kelimesi Ork dilinde ''karanlık'' anlamına geliyordu.Burzum gerek maddi olarak gerek düşünce olarak tüm sorumlulukları Varg'a ait olan bir projeydi.Bu sebeple müziğe sadece Varg'ın vizyonu ve kurduğu hassas denge yansıdı.
Burzum ve Pagan Hareketler İlk Burzum albümü 1992 yılında MAYHEM elemanı ve kurucusu Øystein Aarseth (Euronymous) in şirketi Deathlike Silence Production tarafından piyasaya sürüldü.Bundan sonra herşey birbirini takip etti ve Norveç'in en ünlü kiliseleri yakıldı, yerle bir edildi.
12. yüzyıldan beri ayakta duran (1883 te restore edilmiş), büyük bir kısmı tahtadan yapılmış, Norveç'in en çok saygı gören kilisesi Fantoft Kirke, 6 Haziran 1992 de "Norwegian Black Metal" sahnesi altında ortaya çıkan Neo-Pagan bir topluluk tarafından kundaklandı ve kilise tamamiyle yandı.Varg yanan kilisenin fotoğrafını "Kirke EP" albümüne kapak yaparak olayı ölümsüzleştirdi. Olaylara müzikal açıdan yaklaşarak hareketin militan kısmını yönetti.Buna rağmen Norveç polisi hiçbir zaman onun işlevi hakkında gerçek bir bilgiye sahip olmadı. Kilise kundaklamalarının ardındaki sembolizmi düşününce bunun Hristiyanlığa karşı açılmış bir savaş olduğu açıkça görülmektedir.Varg için ise bu sadece bir intikam davasıdır.Bundan yaklaşık bin yıl önce Norveç'te Hristiyanlar, kiliseler dışındaki tüm tapınaklara zarar vermişlerdi ve Paganları kazıklara bağlayarak yakmışlardı.Varg herzaman kendini Odin'in savaşçısı olarak gördüğü için Pagan dinlerin öcünü almak zorunda olduğunu hissetti.
1991 ve Ağustos 1993 arasındaki dönem Varg'ın deyimiyle Burzum'un "Altın Çağı"dır.Varg bu dönemde bütün albümler için gerekli müzikleri yaptı.Daudi Baldrs ve Hlidskjalf albümlerinin müziklerini ise Burzum'un unutulmuş gitar riffleri, synthleri ve şarkılarını tekrar gözden geçirip düzenleyerek hazırladı. Müziğinde ağır bir hava ve synth kullanan ilk grup Burzum'du fakat günümüzde bunları yapmayan black metal grubu sayısı yok denecek kadar az.Varg tamamen ambient olan ilk albümünü 1994 yılında tamamladı ve 1997 yılından itibaren Pagan-ambient i kendi tarzı olarak belirledi.Kendisini sürekli geliştirdi ve tarzından hiç ödün vermedi.
1993 yılında Mayhem "De Mysteriis Dom Sathanas" albümünün kayıtlarına girmeden önce Varg gruba bassçı olarak dahil oldu. Grupta olduğu sürece Count Grischnackh nickini kullandı.Varg ve Euronymous blackmetal sahnesinde en çok dikkat çeken iki kişi oldu.Euronymous müzikal olarak hep şeytani bir imaj yaratmaya çalıştı. Varg için ise şeytan geri plandaydı ve Norveç kültürüne bağlı kalarak Norveç mitolojisini konu edinmek istiyordu. Bu durum Varg ve Euronymous'u iki kutup haline getirdi.
Kilise kundaklama olayları ile ilgili Euronymous basının karşısına çıkarak "evet kiliseleri kundaklayan hristiyan karşıtı bir örgüt var ve bu tür olaylara devam edilecek" gibi bir açıklama yaparak uzun süredir faaliyetlerine gizli olarak devam eden Inner Circle örgütünü deşifre etmiş oldu.
Varg'ın Euronymous'u öldürme sebebi her zaman tartışma konusu oldu.Euronymous Varg'dan borç alarak piyasaya sürdüğü Burzum albümlerinin tamamını sattıktan sonra yaptığı kazançla daha çok albüm piyasaya sürmek yerine parayı kişisel borçlarını ödemek için kullandı.Varg'a bir röportajda O'nu para için mi öldürdüğü sorulduğu zaman; "Hayır onu kesinlikle para için öldürmedim.Zaten çok daha fazlasını kazanma imkanım vardı.Bu saçma bir dedikodu.Kazancı sadece 5100$ dı. Onu öldürmekle elime 5100$ geçmedi.'' Açıklamasını yapmıştı. Euronymous'un Varg'ın kız arkadaşına sarktığı için aralarının açık olduğu dedikoduları da vardı.Varg'a O'nu bir kız için mi öldürdüğü sorulduğunda ise; "Ortaya sürekli saçma sapan fikirler atılıyor. Kız arkadaşım ben Euronymous'u öldürene kadar böyle bir kişinin varlığından bile haberdar değildi.Çünkü kız arkadaşım metalci değildi ve açıkçası yaptığım şeylerle pek ilgilenmiyordu.Bildiğim kadarıyla Euronymous'un da arasıra birlikte olduğu kadınlar dışında hiç kız arkadaşı olmadı.Bu saçma bir yalan."
Varg'ın Açıklaması
Helvete'yi sırf annesi ve babası rahatsız olduğu için kapattığını söyledi ve akın akın gelen müşteriler kapıda kaldı.Şeytan imajına bürünmüş bir ana kuzusu.Ne kadar aptalca.De Mysteriis Dom Sathanas albümünün kayıtlarında benim hiç bir grup elemanıyla problemim yoktu ve birlikte çok eğleniyorduk fakat Hellhammer da dahil olmak üzere biz Euronymous'la birarada olmak istemiyorduk. Kayıtlarda artık O'nu öldürmemizi söyleyerek şakalar da yapmıştı.Metal camiasındaki Euronymous a olan soğukluk bir kaç ay daha devam etti ve daha fazla insan O'nun nasıl bir moron olduğunu anladı.Artık benden gerçekten nefret etmeye başlamıştı.O'na göre insanların O'na olan saygısını kaybetmesine ben sebep olmuşum.Bir bakıma da söylediklerinde haklıydı.O'na karşı olan fikirlerimi hiçbir zaman saklamadım ve insanlar da benim düşüncelerime katıldı.Artık metal sahnesinin 1 numaralı adamı değildi ve bunun da benim suçum olduğunu söylüyordu.Herkes asıl nedenin bu olduğunu, "asıl kişi" olmak için yarıştığımızı düşünüyordu.Bu Sadece Euronymous için önemliydi.Mayhem Trondheim'den Snorre W. yi gitarist olarak kadrosuna ekledi.Bergen'de kendi evini satın alıncaya kadar benimle birlikte kalmasına ve oturma odamda uyumasına izin verdim.Snorre kendi evini satın alıp taşındı. Artık evde tektim ve bu andan itibaren Euronymous benimle ilgili planlar kurmaya başladı.Beni öldürmek istiyordu.Ona göre tüm bu problemlere sebep olan bendim ve ben öldükten sonra ortada hiç bi sorun kalmayacaktı.Planlarını paylaştığı birkaç müzisyen bana O'nun planlarını açıkladı.Euronymous onlara güvendiği için herşeyi anlatmıştı fakat belli ki onlar benimle daha samimiymiş. Euronymous Snorre'u telefondan aradı ve O'na herşeyin normale dönmesi için benim ortadan kalmamın gerektiğini söyledi ve diğerlerine anlattığı planları Snorre a da anlattı.Euronymous bunları söylerken Snorre hepsini bana telefonda dinletti. Artık emindim çünkü sadece en yakın arkadaşlarına planlarını söylüyordu.Snorre la konuştuğu gün ondan bir mektup aldım. Mektup gayet olumluydu hatta arkadaşçaydı.Daha önceen katılmadığım bir anlaşmayı imzalamam için benimle buluşmak istediğini söylüyordu.Ancak planlarını uygulaması için beni ayarlamaya çalıştığını biliyordum.Arkadaşlarına da anlattığı gibi önce beni (bir silahla) bayıltacak, ellerimi ve ayaklarımı bağlayarak araba bagajına koyacaktı ve şehir dışında kırsal bir yerde beni bir ağaca bağlayarak ölene kadar bana işkence yapacaktı ve tüm bunları kameraya çekecekti. Bütün bunlar karşısında o kadar sinirlenmiştim ki. Bu herif kendini ne bok sanıyordu bilmiyorum.Oslo'ya gitmeye karar verdim.Kontratı O'nun eline vererek "siktir git" diyecektim.Bu şekilde ondan uzaklaşacaktım ve bir daha benimle iletişim kurmamasını sağlayacaktım.Herşey normale dönecekti.Ayrılmadan önce Snorre da Euronymous'a vereceği yeni gitar riffleri olduğu için benimle gelmek istedi.Saat 21:00 da Bergen'den ayrıldık,yolda arabayı sırayla sürdük ve 3:00-4:00 arası Oslo'ya ulaştık.Arka koltuğa geçerek kemerimi çıkardım ve Snorre'a onu güvenli bir yere koymasını rica ettim.Belinizde bir bıçak varken uyumak hiç te güvenli olmaz.Ulaştığımızda ben uyuyordum. Kapıya geldik ve zile bastım.Uyuyordu.Kim olduğumu sordu ve ismimi söyledim."Daha sonra gelemezmisin?" diye sorması üzerine sadece kontratı imzalayıp gideceğimi söledim ve beni içeri aldı.Bu sırada Snorre sigarasını yakmış, merdivenlerde beni bekliyordu.Euronymous beni sinirli bir şekilde kapıda karşıladı.Kontratı O'na verdim ve artık iyice sinirlenmişti.Bana kapının eşiğini göstererek gitmemi söyledi.O'na doğru bir adım atınca iyice panikledi. Hareketleri, duruşu, bakışı garipleşmişti ve karnıma bir tekme attı.O'nu kapıya ittim ve biraz sersemledi.Tekmesinden etkilenmemiştim ama o anki şartlar içinde bile yaptıkları bana komik gelmişti.Karşımdaki , gecenin yarısında kendisini Bruce-Lee zanneden bir kaçıktı.Kendini döşemeden mutfak tarafına doğru attı.Mutfaktan bir bıçak bulacağına emindim.Eğer bir bıçak alırsa benim de bir bıçak bulmam gerekecekti.Getirdiğim bıçak ise kemerimi arabada unuttuğum için yanımda değildi.Cebimde 8 cm uzunluğunda başka bir bıçak daha vardı.üzerine atladım ve eline bir bıçak geçirmeden onu 4 yerinden bıçaklayarak kontrol altına aldım.Fakat bu sefer de başka bir silah bulmak için yatak odasına yönelmişti.Bu silahın Dead'in kendini öldürdükten sonra polislerin aldığı ve Euronymous'un geçenlerde geri aldığı tüfek olduğuna düşünüyordum (evinde tüfek veya bayıltıcı silah bulundurmadığını sonradan öğrendim).Kavga etmek için peşine düştüm fakat beni şaşırtıp daireden kaçmaya başladı. Kavgayı başlatıp kaçması benim sinirimi bozmuştu.aşağıya indiğimde Snorre sigarasını bitirmiş, ilgisice etrafa bakıyordu.O sırada Euronymous yarı çıplak ve birkaç yeri kanayarak koşuyordu.Hayalet görmüş gibiydi.Komşularının zillerine basıyor,kapılara vuruyor,yardım istiyordu.Snorre halen merdivenlerde olayları izliyordu. O, bu olayların bir parçası mıydı,bana saldırcak mıydı bunu bilmiyordum.Olacakları görmemek için koşarak merdivenleri inmeye başladı ve yanımdan geçmesine izin verdim.Çok korkmuşa benziyordu. Euronymous'u bıçaklamaya başladım.Dizlerinin üstünde duruyordu ve "artık yeterli" diye bağırmaya başladı.O'nu bırakıyordum ama bana tekrar tekme atmaya çalıştı.Bıçağı son kez alnının ortasına soktum ve oraya saplanarak kaldı.Çıkarmaya çalıştığımda bedeni öne doğru düştü ve merdivende bir patates çuvalı gibi yuvarlandı.Zaten yaptığı gürültüyle tüm komşularını uyandırmıştı. Onu öldürdüğüm için kendimi hiç de kötü hissetmemiştim.Eğer O'nu canlı bıraksaydım hayatım üzerine yeni bir girişimde bulunmasına izin vermiş olurdum.
Hapis Dönemi
Geri dönüşte polis kontrol noktalarına yaklaşmamak için şehir dışından döndüler. Varg kanlı giysilerini göle fırlattı ve gölde yüzerek temizlendi.saat 11:00 civarı eve ulaştı ve 20 dakikalık bir uykudan sonra gazeteciler ve televizyon kanalları Euronymous'un ölümüyle ilgili konuşmak için onun evine gelmişlerdi.Ertesi gün gazetelerde; "Conut Grischnackh en iyi arkadaşı Euronymous'u kaybettiği için çok hüzünlü" gibi haberlere yer verildi.
Polis artık Varg'dan şüphelenmeye başlamıştı.Etrafındaki kişilere sürekli birşeyler sormaya başlamışlardı.Snorre olayın şokunu hala atlatamamıştı ve Snorre'un garip hareketleri, tedirginliği polislerin de dikkatini çekti.Günlerce O'nu sorguladılar ve Snorre artık dayanamayarak Euronymous'u Varg'ın öldürdüğünü ve kendisinin de olay anında orda olduğunu söyledi.Polis raporlarında Snorre'un çok hassas bir kişiliğe sahip olduğu da yazılmıştı.Varg bir gece kulübünde eğleniyordu ve kapıdan çıktığı anda O'nu tutukladılar.Bir hücreye attılar ve yatacak bir şey bile vermediler. Sorularına düzgün cevaplar vermediği için bir hafta boyunca hücresinin ışığını hiç söndürmediler.Varg artık iyice zayıf düşmüştü ama polislerin ellerinde Snorre un anlattıklarının dışında bir bilgi yoktu.Polisin elinde aynı gece Varg gölde temizlenirken Snorre'un benzin istasyonundaki güvenlik kameralarıyla çekilmiş tek başına yakıt doldurma görüntüleri vardı.Varg istese Snorre u suçlu duruma düşürüp hapise attırabilirdi fakat bunu yapmadı.Polis suçunu itiraf etmesi için cesetin üstünde parmak izlerinin bulunduğunu da söylüyordu fakat Varg cinayet esnasında eldiven kullanmıştı. Sonunda herşey açıklandı ve olay açıklığa kavuştu.Snorre tüm olanları polise açıkladığı için hiçbir ceza almayacağını düşünüyordu.Varg da mahkemede Snorre'un olanlarla bir ilgisi olmadığını, sadece yanlış zamanda yanlış yerde bulunduğunu söylediyse de Snorre hiç payı olmayan bir suç yüzünden 8 yıl hapis cezası aldı.Gazetelerde Varg'ın Euronymous'un yerine lider(?) olmak için onu öldürdüğü yazıyordu.Hatta Varg'ın durumundan istifade eden bir gazeteci onun sakallarını fare kuyruğuna,kız çocuğu örgüsüne benzetip alay etmişti.Metal camiasındaki (Mayhem elemanları ve Fenriz hariç) herkes gazetedeki güç yarışı teorisine inanıp Varg'dan nefret etmeye başlamıştı. Varg; "Norveç mahkemesi beni 'Akıl almayan bir güdü ile Euronymous'u öldürmek' le suçladı ve Norveçteki en ağır ceza olan 21 yıl hapis cezasına çarptırdı.Bundaki mantık nedir anlamadım.Ben sadece kendimi kurtarmak için onu öldürdüm.Mahkeme O'nu 23 yerinden bıçakladığımı ve vücudunu paramparça ettiğimi söylüyordu.Fakat son vuruşu yaptığımda öldüğünü zaten biliyordum.Mücadele esnasında kendisini cam kırıklarına atması,duvarlara çarpması ve öldükten sonra merdivenlerde yuvarlanması bedeninde bir çok yaraya sebep olmuştu ve hepsinden beni sorumlu tutuyorlardı." diyordu. Mahkeme sonunda yargıçların Varg vikernes'ın şeytana taptığını söylemesi üzerine Varg ne tanrıya ne de şeytana taptığını söyledi.Jürideki bir papaz ise İSA'nın yardımıyla Varg'ın içindeki şeytanın dışarı çıkarılabileceğini söylüyordu.Bu esnada Varg sadece olanlar karşısında gülüyordu. Mahkeme ve hapis cezası için "Bütün bu olanlara karşı sinirliyim ama bir gün tekrar özgür olacağımı ve tekrar en tepede olacağımı biliyorum ve onlar gibi olmadığım için şükrediyorum. Yaşadığım şeyler sayesinde çok derin tecrübeler kazandım. Tüm bu olanlar bir şişmanla bir aptalın kavgasına benziyor.Şişman olan sürekli kilo verecektir ama aptal olan daima aptal kalacaktır" yorumunu yaptı. Varg artık hapishanedeydi ve buranın şartlarına alışmıştı.Varg; ''Norveç'teki hapishane sistemi çok gelişmiş ve Dünya standartlarının oldukça üstünde.Geldiğimden beri hiçbir sorunla karşılaşmadım, herhangi birisi de beni rahatsız etmedi. Günün 23 saati tek kişilik hücremizdeyiz. Kalan 1 saatlik süreyi ise yemek veya ekmek almak için turlayarak geçiriyoruz.Ayrıca, haftada bir kez kütüphaneye gitme hakkımız ve Haftada bir de ailelerimizle görüşme hakkımız var. Ailemle ilişkilerim çok iyi fakat belli ki kızım beni hiç tanımıyor ve bana yaklaşmaktan çekiniyor.Karımı sormayın çünkü ben hiçbirzaman kızımın annesiyle evlenmedim.
Her hücrede televizyon var.Kendi hücremde bir bilgisayarım var ve programlamacılık üzerine çalışıyorum.'' Burzum'un metal sahnesinden niye çekildiği sorulduğu zaman ise Varg şöyle diyor ''Bunun için birçok sebep var. Hapishaneden 2 albüm çıkarabildim fakat açıkça söylüyorum ki zahmetine değmedi.Zaten şu anda Black Metal adı altında anılan bir çok grupla birlikte anılmak istemiyorum.'' Hapisteyken bir çok Blackmetal dinleyicisiyle tanıştı. Televizyonda haftalık bir metal ve SMS programı oluyordu. Bir keresinde bu programı izleyen bir arkadaşı onu çağırdı ve SMS lerde sürekli Burzum dan bahsedildiğini ve çalınmasını istendiğini söylemişti.Varg televizyonun karşısına geçmişti fakat şovu sunan kişi Burzum'un bir videoklibi olmadığını söylüyordu. Dinleyicilerin SMS'lerle Dunkelheit videosunu söylemesi üzerine şovmen bu klibin çoktan unutulduğunu söylemişti. Artık radyolar da televizyon kanalları da Burzum'u boykot etmişti. Televizyonda rock müziğin tarihçesi ile ilgili bir seri vardı ve Blackmetal e gelindiğinde sadece Mayhem, Satyricon ve Darkthrone dan bahsedilmişti. Immortal ve Burzum'un sözü bile açılmamıştı. Diğer bir yandan hiçbir şirket Burzum albümlerini Norveç'te piyasaya sürmek için anlaşmaya girmiyordu ve Norveç'teki dinleyiciler artık Cd leri yurtdışından almaya başlamıştı. Burzum'a karşı ülke çapında kesin bir propaganda vardı.Varg bu durum karşısında ; ''Kanayan yaralar iyileşmediği sürece ben hafızalardan silinmeyeceğim ve görülüyor ki halen kanayanlar var.'' diyor.
Kaçma Girişimleri ve Suç Defteri
2003 yılına gelindiğinde Varg hapishaneden kaçma girişiminde bulundu fakat bu başarısızlıkla sonuçlandı.Çaldığı arabayla kaçarken polislere yakalandı.Olayın videoları piyasada vir çok sitede var.Yakalandığı zaman yanında bir AG3 ve 700 tane mermi bulundu.Sorgulamalarda suç ortaklarının ismini hiç bir zaman vermedi. - 1 kişi öldürmek - 3 kilise yakmak - Evinde yüksek miktarda (150 kg) patlayıcı (dinamit) bulundurmak. suçlarının üstüne - Hapishaneden kaçma girişiminde bulunmak - Otomobil hırsızlığı - Yasa dışı silah taşımak suçları da eklendi ve hapis cezası 14 ay daha artırıldı. Varg hapisten çıktığında Norveç'in herhangi bir yerinde küçük bir çiftlik satın alıp orada yaşayacağını, bilgisayar programlamacılığı ve kitap çevirmenliği yaparak geçineceğini söylüyor.
Vikernes'in Müzik Anlayışı Hakkında Ben müzisyenlerin %99 luk kısmını oluşturanlar gibi para veya kadınlarla eğlenmek için müzik yapmıyorum.Ne parayla ne de ünle ilgileniyorum.Sadece sıkıcı bir dünyadan ve ışıktan uzaklaşmak için karanlık bir müzik yapıyorum.
kaynak : http://www.ayyas.com/biyografiler/11526-burzum/
Posted at 03:45 pm by paladine
Permalink
Estatic Fear - Somnium Obmutum [1996]
Estatic Fear - A Sombre Dance [1999]
Avusturyalı grup Estatic Fear 1994 yılında kuruldu.Geleneksel doom/gothic melodileri ile klasik melodileri kaynaştırmasını çok iyi bilen grup ,aşırı karamsar melankolik doom- metal ile orkestra düzenlemeleri ve ud gibi otantik enstrumanları birleştirme yollarlı,flüt ve akustik gitralar ile kesinlikle çok çekici hoş bir hal almıştır.
İkinci albümleri ile grup tamamen Matthias Kogler projesine dönüşmüştür.Bu albüm için bir çok müzisyen kiralanmış ve A Sombre Danse albümü çok özlü bir albüm olarak piyasaya çıkmasına çalışılmıştır. Grubun vokalleri death,black,clean,dişi ve piyano,flüt ve çello gibi ensturmanlardan oluşması tam manasıyla sek bir doom metal grubu değil birçok farklı tarzı harmanlamasını ve kaynaştırmasını bilen bir grup olarak ön plana çıkmıştır.Albümlerinin akustik ve atmosferik olmssı ise doom yanını vurgulamaktadır
Jürgen "Jay" Lalik – vocals Thomas Hirtenkauf – vocals Klaus Kogler – lute Bernhard Vath – cello Markus Pointner (of Spearhead) – drums Claudia Schöftner – vocals Franz Hageneder – flute
Posted at 02:41 am by paladine
Permalink

1992 - Diabolical Fullmoon Mysticism 1993 - Pure Holocaust 1994 - Live Zaandam (Bootleg) 1995 - Battles In The North 1997 - Blizzard Beasts 1999 - At The Heart Of Winter 2000 - Damned In Black 2002 - Sons Of Northern Darkness 1 / 2
Password : bunalti.com
Black metalin en tanınan ve en sevilen gruplarından biri olan Immortal, vokalde Abbath (Olve Eikemo) ve gitarda Demonaz (Harald Naevdal) tarafından 1990 yılında kuruldu. Amaçları sadece kaliteli black metal yapmak olan grubun ilk albümü "Diabolical FullMoon Mysticism" 1992 yılında Osmose Productions etiketiyle piyasaya çıktı. Bir sene sonra gelen "Pure Holocaust" albümüyle grup kariyerlerindeki çıkışa başladı ve kendi sound'larını yaratmış oldu. Özellikle grubun lideri Abbath'ın eşsiz vokali çok büyük beğeni topladı.
1995 yılında grup yeni albümleriyle Immortal sevenlerin karşısına çıktı. Grubun üçüncü albümü olan "Battles in the North" bir patlama yaptı ve grubun fan kitlesi sayısını epey katladı. İki sene sonra gelen dördüncü albümleri "Blizzard Beasts" çıktı. Demonaz bu albümden sonra kolundan bir sakatlık geçirdi. Her ne kadar çalmaya devam etmek istese de sağlığını düşünen grup elemanları tarafından zorla gruptan çıkarıldı. Böylece bu albüm Demonaz için bir son oldu.
Bir sonraki albüm "At the Heart of Winter"da grubun müziğinde değişimler yaşandığı görüldü. Immortal bu albümünde hızını biraz yavaşlattı ve melodilere ağırlık verdi. Müzikleri artık eskisi gibi olmasa da, grup bu albümünü de hayranlarına sevdirmeyi başardı.
2000 yılında Osmose Productions etiketiyle çıkan son albüm "Damned in Black" geldi. Bu albümden sonra bir müzik devi olan Nuclear Blast Records şirketiyle anlaştılar ve yeni şirketleriyle "Sons of Northern Darkness" albümünü 2002'de çıkardılar. Bu albüm, Immortal'ın eski albümlerini ve sahip oldukları yeni sesi eritip bunların karşımını sunuyordu. Ayrıca bu albümün liriklerinin tümünü, gruptan 1997'de ayrılan Demonaz yazdı. Immortal, "Sons of Northern Darkness"dan sonra çok kapsamlı bir turneye çıkıp hayranlarıyla buluştu.
Immortal hayranları için kötü haberse 2003'te geldi. Grup 13 yılın ve çıkardıkları 7 albümün ardından bazı kişisel sebepler yüzünden Immortal'ı sonlandırdıklarını duyurdu. Onları dünya çapında ünlü ve sevilen bir grup yapan hayranlarına sonsuz şükranlarını sundu...
Posted at 02:20 am by paladine
Permalink
Thursday, August 31, 2006
Epica - The Phantom Agony[2003]
Epica - We Will Take You With Us[2005]
Epica - Consign to Oblivion [2005]
Epica - Score: An Epic Journey [2005]
Epica - The Road To Paradiso [2006]
Epica - The Divine Conspiracy[2007]

The Divine Conspiracy
SİNGLES
Epica - Feint [2004]
Epica - Solitary Ground[2005]
Solitary Ground
password : bunalti.com
Epica Biyografisi:
Dünyanın dört bir yanını dolaşmak ve diğer kültürlerle tanışmak...Bunlar hem bir müzisyen hem bir insan olarak şarkıcı, şarkı sözü yazarı, besteci ve gitarist Mark Jansen'in başarısının temel kaynaklarının özetidir. Çevresindeki dünyaya duyduğu sınırsız ilginin en son kanıtı, son zamanlarda keşfedilen Hollandalı grup Epica'nın rengarenk ilk albümüdür.
Mark Jansen ve beraberindeki müzisyenleri, diğer kültürlere, özellikle de Arap kültürüne karşı derin bir ilgi besliyorlar. İnsanların birbirleriyle iletişimindeki o sıcaklık..Müzikleri de dünyanın bu sıcaklığın hissediliği kısmından geliyor. Epica'nın içinde birçok çeşitlilik barındıran müziği tam anlamıyla bunu yanısıtıyor..Aynı zamanda, dünyanın Güney Amerikayı da içine alan diğer kısımlarının etkileri de tarzlarını, kendilerini ifade eden bu ilk albümdeki şarkılarda bulurlar. Grup, müziklerine mümkün olduğu kadar çeşitli deneyim ve izlenim ekleyebilmek için, birçok gezinti yapmak niyetinde..
Başarılı Hollandalı grup After Forever'ın yaratıcı kanatlarından biri olarak geçirdiği kısa ve fırtınalı bir süreçten sonra, Mark Jansen kendini son olarak yine yeni bir başlangıç yapmaya zorlanmış gibi hissetti. Bunu sezdiği gün artık eski grubuyla bir gelecekleri olmadığını düşündü ve bu düşünce yeni bir meydan okuma, hesaplaşma şeklinde olgunlaştı..Görüşmeler yapıldı, yeni grup için seçmeler gerçekleştirildi ve grup için bir isim düşünüldü..Önceleri grup ismi olarak Sahara Dust kullanıldı, fakat 2003'ün ilk haftalarında bu isim, kesin bir şekilde Epica olarak değiştirildi. Embriyonik aşamada grup, Trail of Tears'ın solisti Norveçli şarkıcı Helena Michaelsen ile çalışsa da sonraları belirleyici seçim Hollandalı genç yetenek Simone Simons'dan yana oldu..Grup daha sonra, Coen Jansen (klavye), Ad Sluijter(gitar), Jeroen Simons(davul) ve her ikisi de Axamenta grubundan alınan Cassiopeia(bass) ve Yves Huts(bass) ile kalıcı üyelerine kavuşturuldu. İlk albüm ünlü yayıncı ve teknik sorumlu Sacha Paeth'in uzman rehberliği eşliğinde, Almanya'nın Wolsfburg kentinde, Gate Stüdyo'da kaydedildi. Materyaldeki çeşitlilik daha Cddeki ilk şarkıda kendisini gösteriyordu. Adyta; alışıldık şekilde hafifçe renklendirilmiş, Latince söylenmiş bir girişti.
Grup, klasik müzik eğitimi almış bir koro ile birlikte çalışıyordu; çünkü bu, müziğe ayrı bir renk katıyordu. Sekiz yaylıya teşekkürler: 3 viyolonsel, 2 keman, 2 çello ve bir ikili davul. En önemli konu, materyalin zirvesinde duran, klasik müzik eğitimi almış opera sanatçısı tarzıyla mezzo-soprano Simone Simons'dur.
Epica, karşıtlıkların düşkünü bir gruptur. Sert gitarlar, koroca söylemeye ve yaylı gruplarına karşı...Simone Simons'un harikulade yorumu keskin bir acı veren Mark Jansen'in hırıltılarına karşı..Bütün bu tarafları büyüleyici bir birlikteliğe kavuşturan şarkılardan biri "Sensorium"dur. Klasiğin ve aşırılığın bu birleşimi nadiren böyle inandırıcı olabilmiştir. The Phantom Agony'i yaparken grup çizgileriyle oldukça başarılıydı..Duyguları şarkı sözleri ve ezgilerin içine yerleştirmek ve sonrasında bunu dinleyiciye aktarmak Epica'nın bir tutkusuydu. Grubun dinleyiciye vermek istediği o duyguyu dinleyiciye tüm şiddetiyle ve karmaşıklığı ile yaşatmaktı;bunu ne kadar çok verebilirlerse, kendilerini o kadar başarılı buluyorlardı.
Şarkı isimleri, grubun altı üyesinin o etkiyi hedefleyerek yaptıkları katkılarla belirlendi. Şarkı sözlerini kendilerince algılamak kendilerince yorumlamak, dinleyicinin yalnız kendisini bağlayan bir konuydu. Bununla beraber The Phantom Agony şunu açıklığa kavuşturur ki Epica günümüz gerçeklerini görmezden gelen bir grup değildir. "Façade of Reality" Amerika Birleşik Devletlerine yapılan 11 Eylül saldırısının öncesi, sonrası ve bu süreçte değişenler hakkındadır..Bu nedenden ötürü, bu şarkı grup için de çok büyük anlam ifade eden bir şarkıdır..
Son olarak grubun ismi...Grup için önceleri bu, iki özel anlama sahipti. Her şeyden önce, bu isim, tüm grup üyelerinin sıkı hayranı oldukları grup Kamelot'a bir övgüydü. Epica, onların Cdlerinin birinin ismiydi..Buna ek olarak Epica, tüm gerekli, can alıcı soruların yanıtlarının bulunduğu bir evrendir. Şarkı sözlerinin genel yapısına fevkalade uyan bir anlam..Son zamanlarda buna bir başka anlam da katıldı. Öyle çok eski değil, yakın bir geçmişte Epica bir dinleti veriyordu. Her şey harika gidiyordu. İlerleyen zamanda, bir anda sahne ve seyirci arasında bir şey oldu. Dinletinin sonunda, seyirciler Epica'nın ismini haykırıp duruyordu: E-pi-ca...E-pi-ca...Bu isim kulağa mükemmel geliyordu..Orada ve ondan sonra, grup, Epica'nın doğru bir seçim olmuş olduğuna karar verdi.
Posted at 04:13 am by paladine
Permalink
Six Feet Under Discography
1995 - Haunted 1996 - Alive And Dead 1997 - Warpath 1999 - Maximum Violence 2000 - Graveyard Classics 2001 - True Carnage 2002 - Double Dead 2003 - Bringer Of Blood 2004 - Graveyard Classics 2 2005 - 13
2007 - Commandment
pass : bunalti.com
Floridalı karma Death Metal topluluğu Six Feet Under ın projesi 1993 yılında bilindik kişiler tarafından atıldı. Obituary gitaristi Allen West ve Cannibal Corpse vokalisti Chris Barnes tarafından kurulan gruba aynı sene basçı olarak Death ve Massacre grubundan tanınan Tery Butler ve davula da Greg Gall geçti. Chris Barnes daha önceki kariyerinde yazdıklarına göre biraz daha az vahşi lirikler yazıyordu. Bununla beraber grup liriklerinde politik konulara da değiniyordu.
Haunted adlı ilk albümlerini Metal Blade etkiketiyle 1995 te yayınladılar. Daha sonra çıkardıkları Warpath (1997) ve Maximum Violence (1999) gibi albümlerle yükselişe geçtiler. Maximum Violence albümü öncesi gitarist Allen West gruptan ayrıldı ve yerine Massacre grubundan Steve Swanson geçti. Grup Avrupa da ve özellikle Almanya da güçlü bir dinleyici kitlesine sahip olmuştur. 1999 yılı başlarında Criteria stüdyolarında kaydettikleri Maximum Violence albümü en çok satan 5 Death Metal albümünden biriydi. Maximum Violence grubun kariyerinde yaptığı en iyi albüm olarak gösterilmektedir.
Oldukça başarı sağlayan Maximum Violence dan sonra 2000 yılında Graveyard Classics isimli bir cover albümü yayınladılar. Albümde kimlerin parçasını söylememişti ki Six Feet Under...Grup Savatage den Holocaust, AC DC den TNT ve Jailbreak, Exodus dan Piranha, Accept den Son Of A Bitch, Sex Pistols dan Steping Stone, Angel Witch den Confused, Deep Purple dan Smoke On The Water, Venom dan In League With Satan, Iron Maiden dan Wratchild hatta Jimi Hendrix den Purple Haze ve birkaç meşhur parçayı daha bu albümde cover yapmıştır.
2001 yılında daha karanlık ve daha dinamik olarak nitelenebilecek bir albüm olan True Carnage, 2003 te de Bringer Of Blood gibi albümleri çıkardıktan sonra Double Dead isimli bir DVD piyasaya sunarlar ve onu takiben 2004 te tamamen efsane grup AC DC nin efsane albümü Back In Black coverlarından oluşan Graveyard Classic 2 albümünü çıkarırlar.
2005 yılındaki 13 isimli albümleri True Carnage ve Bringer Of Blood gibi albümlere göre daha hızlı tempoya sahipti. Örneğin Deathklaat, Wormfood, The Poison Hand ve The Art Of Headhunting gibi parçalar ön plana çıkan başarılı çalışmalardı. Six Feet Under orta tempolu klasik Death Metal yapısıyla kimi zaman olumlu kimi zaman olumsuz eleştiriler alabilmektedir. Ama kuşkusuz grubun harika tekniği, fan kitlesi Death Metal piyasasının en bilinen topluluklarından biri olmasını sağlamıştır.
Grup Üyeleri;
Chris Barnes 1993- Vocals Steve Swanson 1998- Guitars Terry Butler 1993- Bass Greg Gall 1993- Drums
Eski Üyeler;
Allen West 1993-1998 Guitars
Posted at 04:09 am by paladine
Permalink
Orphaned Land Discography
Orphaned Land - Sahara [1994]
Orphaned Land - El Nora Alila [1996]
Orphaned Land - Mabool [2004]
Orphaned Land - Ararat [EP][2005]
Orphaned Land Biyografisi: 1991'de Resurrection ismiyle grup ilk kurulduğunda, ilk esintiler de hissedilmeye başlandı. 1992'de grup, adını ORPHANED LAND olarak değiştirdi ve grubun müzikal yönelimi, çeşitli metal türlerini Orta Doğu kökleriyle birleştirmesiyle farklı bir yönde gelişti. Onların geleneksel tarzı, metal dünyasına taze bir hava getirdi. 1993'de, The Beloved's Cry (1999'da tekrar yayınlandı) isimli demo albümlerini kaydettikten sonra Fransız etiketi Holy Records ile anlaşmaları sürpriz olmadı. İlk iki albümleri Sahara (1994) ve El Norra Alila (1996), hayranları kadar medya tarafından da büyük ilgi gördü ve yeraltı metal dünyasının en iyi albümlerinden biri olarak kabul edildi.
Istanbul Gösterisi (2001) 1997'de, grup üyelerinin ülkelerinde yaşadıkları hayat zorlukları nedeniyle ORPHANED LAND uzun bir sessizliğe büründü. Onların rüyalarını ayakta tutmaya yardımcı olan şey, Arap ülkelerindeki hayran kitlesiydi. "ORPHANED LAND'in müziği Doğu ile Batı'nın, ışıkla karanlığın, Musevilik ile İslam'ın arasında bir köprü, bir uyumu yansıtıyor olabilir" diyordu Kobi. Tüm bu sessiz yılların ardından, grup üyeleri "Selden Önceki Sessizlik" isimli üç gösteriyle başlayarak tekrar eski günlere geri dönmek istiyordu. İlk gösteri Türkiye'de, İsrail'li ve Arap hayranlarla birlikte gerçekleştirildi.
Tel-Aviv Gösterisi (2002) İkinci gösteri Tel-Aviv'de gerçekleştirildi. Sonuncusu ise bir akustik gösteriydi. Bu gösteri kaydedildi ve Mabool albümü ile birlikte sunuldu. Mabool albümünde beş dil kullanıldı, İngilizce, İbranice, Arapça, Yemen ve Gibberish (ORPHANED LAND tarafından oluşturulmuş bir dil) formunda sunulan Latince. Bu şarkı sözleri kadın ve erkek vokaller tarafından, oryental unsurlarla beraber klasik şekilde söylendi. Beş grup üyesinin haricinde, 30'dan fazla konuk, albümde yer aldı. Aralarında 10'dan fazla çalgı çalan bir perküsyonist de vardı. Ayrıca, ud, saz ve buzuki gibi geleneksel çalgılar, keman, çello, piyano, klasik ve akustik gitarlar ile beraber kullanıldı. "Bizim müzik tarzımız progressive metalden black metale kadar tüm metal müzik türlerinin karışımıdır. Genellikle ben buna Ortadoğu metal müziği olarak adlandırıyorum" diyor Kobi. Onların müziksel etkilenimleri sorulduğunda, Kobi, Mabool'un alışılmadık kaydından bahsediyor: "Hint müziklerinden Jaz müziğe kadar, bütün müziklerden etkilendik. Ben Hint sokaklarında müzisyenlerle kayıtlar yaptım."
Kayıt Günleri (2003) Mabool'un resmi kaydı, 2003 yılının Temmuz ve Ekim ayları arasında, davul, piyano, çello, keman kayıtları için Zaza Stüdyosu'nda ve bazı çalgıların karıştırılması (ek mühendis olarak çalışan Simon Vinestock tarafından gerçekleştirildi) işlemi ise Bardo Stüdyosu'nda gerçekleştirildi. "Halo Dies" şarkısında, ORPHANED LAND'in deneysel ve ilerici tarafı, şarkının ortasındaki çok ritimli gürültü etkileri ile görülebilir.
Yeni Hikayenin Başlangıcı Albümün şarkı sözleri müzikleri gibi karmaşıktır: Mabool (= Sel) - The Story Of The Three Sons Of Seven (= Kahramanlar), bir düşünce albümüdür. Her şarkı bu düşüncenin bir parçasını yansıtır. Hikaye üç kahramanın doğumuyla başlar, sonra tümünün macerasını anlatır ve sonunda günahkar Öksüz Toprağı kaplayan ve herşeyi yıkan bir sel ile son bulur. Bu üç kahraman Yılan, Kartal ve Aslan (albümün sanat çalışması olan üçgenin içinde tümünün simgesi yer almaktadır) Yedi'nin üç oğlu olarak tanımlanmıştır. Onlar üç büyük tektanrılı dinin (Musevilik, Hristiyanlık ve İslam) oğullarıdır ve bugünün gerçeğinde olan inançlar savaşına rağmen daha fazla kan akmasını engelleyen kahramanlardır. Ne yazık ki onların görevi başarısızlıkla sonuçlanır ve bir sel onları yok eder.
Posted at 04:05 am by paladine
Permalink

1993 - Anno Satanae (Demo) 1993 - Goat On Fire - Wolves From The Fog (Mcd) 1994 - Under The Moonspell 1995 - Wolfheart 1996 - Irreligious 1997 - Second Skin 1998 - Sin Pecado 1999 - Butterfly Effect 2001 - Darkness And Hope 2003 - Everything Invaded (MCD) 2003 - The Antidote 2006 - Memorial 2007 - Anno Satanae 2008 - Night Eternal (2008) Bonus : Mtv Unplugged
passwords : bunalti.com
Ülke : Portekiz Tür : Gothic Firma : Century Media Records Resmi Sitesi: http://www.moonspell.com Elemanlar : Vokal : Fernando Ribeiro Gitar : Ricardo Amorim Klavye : Pedro Paixao Bateri : Miguel Gaspar Bas Gitar : Aires Pereira Albümler 1994 - Under The Moonspell 1995 - Wolfheart 1996 - Irreligious 1997 - Sin Pecado 1999 - The Butterfly Effect 2001 - Darkness And Hope 2003 - Everything Invaded 2003 - The Antidote 2006 - Memorial
Moonspell Biyografisi: Moonspell'in temelleri 1989'da Fernando, Ares ve ismi Moonspell tarihi içinde pek bir şey ifade etmeyen iki kişi ile birlikte kurulan MORBID GOD'la atıldı. O sırada Fernando'nun davul çaldığı ve Ares'inde vokal yaptığı ARCHANGEL adında bir grupları daha vardı. Fakat müzik olarak çok farklı şeyler icra etmedikleri için Archangel kısa sürede dağıtıldı. Fernado'da Ares'de bütün enerjilerini Morbid God'da toplamak istiyordu.
Grup elemanları o sıralarda yaşadıkları küçük şehir Brandoa'da (ki hala yaşadıkları yer orası) kendilerine uygun çalışma ortamı yaratabilemek için fazlaca uğraştılar ve sonunda adına The Fever dedikleri bir kayıt yapöayı başardılar. Kayıdı birkaç ay sonra grubun gitaristi olacak Mantus 12 kanallı bir mikser kullanarak yaptı. Fakat Morbid God'dakiler ve Mantus kayıdı profesyonel bir çalışma olarak değerlendiremedikleri için asla piyasaya sümek istemediler. Grubun o dönemki felsefesi aceleci olmamak ama yinede çok çalışmaktan ibaretti. Fernando'ya göre bu felsefe Moonspell için halen devam etmekte.
Herşey daha yeni yeni yoluna koyulurken grubun davulcusu (Fernando artık vokallerde, Ares'de bass gitardaydı) ve gitaristi askere gitmek zorunda kaldı, grup ister istemez çalışmalarını yavaşlattı. Sessiz geçen bir yılın sonunda Morbid God gitaristleri ile ilişkilerini iyice yitirdi ve gitarları Mantus çalmaya başadı. Mantus'un gruba dahil olması ile birlikte Moonspell tarihinin ilk yayınlanmış kayıdı olan Sepent Angel için çalışmalara başlandı. Çok kısa bir süre sonra kayıt piyasadaydı.
Kayıt bir çok küçük firmanın ilgisini çekmeyı başardı ve Morbid God'a bir çok E.P. hatta Debut Albüm teklifi getirilmesini sağladı. Fakat Fernando ve arkadaşlarının acele etmeye iyetleri yoktu, beklemeye ve ellerinde olan herşeyi tekrar gözden geçirmeye karar verdiler. İlk iş olarak davulcu gruptan atıldı ve davuları halen Moonspell'de çalan Mike devraldı. Ardından ikinci gitarist olarak Nisroth alındı ve elbetteki 1992 ekiminde grubun ismi Morbid God yerine MOONSPELL oldu. Çalışmalara yeni kadrosu ile devam eden grup ilk demo için gerekli metaryeli br yıla yakın bir sürede toparladı. 1993'de ise Anno Satane demosu kaydedildi. "Goat on Fire", "Ancient Winter Goddes" ve "Wolves from the Fog" adlı üç parçadan olşan çalışma underground piyasada gayet iyi tepkiler çekti. Bu tepkiler sonucunda da Moonspell Fransız firma Adipocere ile anlaştı ve bu firmadan efsanevi E.P. Under The Moonspell çıktı (1994).
Ama Under The Moonspell E.p.si çıkmadan önce grubun halletmesi gereken kadro sorunları vardı. İlk olarak gruba Tanngrisnir lakaplı gitarst katıldı. Ardından bugün için Moonspell'in ikinci adamı dediğimiz ve Moonspell'in sound mimarı olan Pedro Paixao klavyeci olarak grupta yerini aldı (Nick olarak Passionis'i yada Neophytus'u kullanıyordu).
Under The Moonspell grubun ilk gerçek fanlarını kazandığı ve yavaş yavaş underground piyasasından sıyrıldığı çalışmadır (zira grup bu çalışma ile Century Media ile anlaştı). Şarkılar güneyli halkların okult, erotik ve karamsar yönlerinin Prortekiz ve Arap etnik müzikleri ile harmanlandığı kendine has bir black metal besteleriydi. Tenebrarums ve Opus Diabolicum gibi şarkılarla grup artık medyanın ve müzik severlerin ilgisini kazanmaya başlıyorlardı.
Grup bu sıralarda ilk sahne performanslarınada verdi. Portekizli grup Decayed'le paylaştıkları sahnelerin haricinde Cradle of Filt, Cannibal Corpse ve Anathema gibi grupların Lisbon konserlerinde alt grup olarak sahne aldı.
Tüm bu deneyimler sonucunda kısa sürede çok şey öğrenen grup ilk E.P.lerinin kendilerine sunduğu en büyük armağı geri tepmedi ve Century Media ile halen süren birlikteliğe ilk imza atıldı. Artık debut albüm vakti gelmişti ve grubun üzerindeki beklentiler çok fazla idi. Neyseki Moonspell bu beklentileri karşılamak konusunda kararlıydı ve Wolfheart için çalışmalara başlandı. Kimi fanlar için hala grubun en iyi çalışması olan Wolfheart o dönem yapılan black metal'e karşın oldukça Radikal ve güçlü bir albümdü. Karanlık olmak için illa çığlık çığlığa bağırmak ve grind ritimler atmak gerekmiyordu ve Moonspell bunu biliyordu. Toplam sekiz şarkılık albümde (digipack versiyonunda dokuz) hiçbir şarkı bir birine benzemiyor ve albüm her şarkıda dinleyiciye farklı bir duygu uyandırabiliyordu.Bu albüm Wolfshade ile başlayıp Alma Mater ile biten soluksuz bir seruvendi (digipack de Alma Mater'le bitmiyor).
Wolfheart grup için pek çok açıdan iyi bir başlangıç oldu. Kayıt için Almanya'ya giden grup o dönemin en populer studyosu olan woodhouse'da çalıştı ve kendilerine prodüktör olarak Waldemar Sorychta eşlik etti. Albüm çıktıktan hemen sonra Morbid Angel'in Domination turunda alt grup olan Moonspell (1995) bu turnenin hemen ardından da İngiltere headliner olarak üç konser verdi.
Morbid Angel Turu grup için o dönem başlarına gelen en iyi şey ve en büyük sorundu. Çünkü tam turne öncesinde iki gitarist'te gruptan ayrıldı. O günden sonra grup nihayi gitaristi Ricardo'ya kavuştu ve Moonspell bir daha gitarist sorunu yaşamadı. Tam tamına yedi haftayı bir karavanda geçiren grup elemanları, yemek yapmaktan araba sürmeye, promosyon çalışmalarından kaset-cd satımına kadar her işle kendileri ilgilendi. İlk defa Almanya Fransa ve İspanya gibi ülkelerde konser veren grup bazı şehirlerde Morbid Angel'dan daha fazla kaset satışı yapmayı başardı (çünkü o sırada Morbid albümü zaten herkeste vardı ). Artık Alma Mater, Vampiria ve Wolfshade insanların bildiği şarkılar olmuştu ve Wolfheart albümü tüm avrupada 50.000 satmıştı.
1995 ve 1996 yılları arsında birden bire büyüyen grup Morbid Angel turundan sonra kendi ülkelerinde birkaç konser verip tekrar turneye çıktı. Bu sefer Tiamat ile turlayan grup daha iyi koşullarda konserler vermeye başladı. Sonraki günlerde Kreator ve Testament gibi büyük gruplarında katıldığı bir festivalde 7000 kişinin karşısına çıkan grup bu konserdende iyi eleştiriler almayı başardı.
İkinci albüm için zaman gelmişken grup Almanyada ki Out of the Dark fesitvaline katılan grup Crematory, The Gathering ve Secret Discovery gibi gruplarla sahne aldı. Seyircilerin yeni bestlere tepkisini ölmek için playlist'e yeni şarkılarınıda ekleyen grup seyircilerin tepkilerinden oldukça memnun kaldı.
İkinci albüm için gene Waldemar Sorychta ile çalışan Moonspell çok daha olgun ve tarzı oturmuş bir çalışmaya imza atmayı planlıyordu. Irreligious'un temelleri bu şekilde atılmıştı. Wolfheart'e benzemeyen albüm ayrıca Moonspell'in geleceğine dair bir ipucu veriyordu "Bu grup asla kendini tekrar etmeyecekti". Elbetteki muhteşem bir ilk albümden sonra değişim eleştirileri grubun üzerinde toplamıştı. Bir kere wolfheart ve under the moonspell deki etnik yapı iyiden iyiye azalmıştı. Grup artık gothic metal denen türü yeniden icad etmekle meşguldu. Moonspell aldığı eleştirilere rağmen gene medyadan gayet iyi tepkiler alıp fanlarını oldukça memnun etmeyi başardı. Hatta Irreligious'la birlikte Moonspell hayranları ikiye bölündü, en güzel albümleri wolfheart diyenler ve en güzel albüm Irreligious diyenler (bu tartışma halen devam eder).
Albüm kayıtlarını bitirir bitirmez (1996) birkaç konsere çıkan grup albümün piyasaya sürülmeden önce ilk video klibini Opium'a çekti. O günlerde kendi konser kadrosunuda oluşturan grup artık sahnede de daha güçlü bir grup olmaya başlamıştı. Elbetteki güçlü bir sahne iyi bir turne gerektirir, grup sonraki günlerde Samael ile birlikte iki ay süren bir Avrupa turuna çıktı. Albüm ise bir çok avrupa ülkesinde en çok satanlar listesine girmeyi başarmıştı.
Grup için o dönemde başlarına gelen en güzel şey ise Gothic Rock'ın kraları Type O Negative ile avrupa turuna çıkmak oldu. Bu tur sayesinde bir çok yerde ve hep büyük sahnelerde konser veren grup sahne performansı konusunda kendisini geliştirdi. Artık Moonspell için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
1996 yılının sonlarına doğru tüm o yorucu ve muhteşem performanslardan sonra dinlenmeye çekilen Moonspell üçüncü albümleri için çalışmalara bir yandan devam etti.
Fakat Moonspell o günlerde en ciddi ayrılığı yaşadı ve gurubun kurucu üyelerinden olan ares gruptan ayrıldı. Bu ayrılık Moonspell'le ilgilenen herkezi sarstı çünkü ayrılık sıradan bir el sıkışması ve bir birine şans dilemekten ibaret olmadı. Frenando durumu açıklarken Ares'in grubu git gide kendisine aitmiş gibi gördüğünden bahsediyor. Bizim neredeyse Moonspell için hiçbir katkımız yokmuş gibi düşünüyor ve böyle davranıyordu diyor. Bu doğrultu da yollarımızı ayırdık ve el sıkıştık diyen Fernando, Ares'in sonraki tavırlarından hala çok rahatsız olduğunu kesinlikle saklamıyor. En büyük darbe kuşkusuz Ares'in Moonspell'in isim hakları ve Sin Pecado'daki besteleri için gruba dava açmasıydı. Bu dava sadece grubun morali bozmakla kalmadı Century Media ile olan ilişkileride tehlikeye attı.
Tüm bu zor günlerin göğüslemeyi başaran grup Sin/Pecado ile sevenlerinin karşısına çıkınca bir şok da Moonspell fanları yaşadı. Sin/Pecado kesinlikle muhteşem bir olmasına karşın (ki hem medya hem de fanlar bu albümü oldukça beyendi) black metal etkisi gittikçe azalmış, grup tam anlamıyla bir gothic rock grubuna dönüşmüştü. Neredeyse tüm albümde hiç brutal vokal yoktu ve bu birçok fan için ciddi bir hayal kırıklığıydı. Bazı fanlar ise sadece elektronik samplerlardan rahatsız olmuştu. Neyseki HandMadeGod, Abysmo, Let Children Cum To Me ve Hangmed gibi muhteşem şarkılar sayesinde albüm bir başyapıt olmayı başarıyordu. Fakat Moonspell black metal dönemlerinden kazandığı fanlarını kaybetmeye niyeti yoktu. İşte bu yüzden Moonspell kadroya yeni katılan Sergio ile birlikte Fernando'nun black metal projesi Deamonarch'ı hayata geçirdi.O dönemlerde konserlerde sık sık deamoarch'tan parçalar çalındı.
Albümün çıkışında sonra verdikleri ilk Lisbon konseri sayesinde tüm kötü anıları unutup tekrar hayata döndüklerini düşünen Moonspell elamanları ayrıca birde Güney Amerika turnesine çıkma fırsatı buldu. Brazilya, Arjantin, Kolombiya ve Meksida konserler veren grup Avrupa'ya döndükten sonra da Therion, Darkside ve Anathema gibi gruplarla konserlere çıkma fırsatı buldu.
1998de grup için yeni bir albüm için kolları sıvadı. Röportajlarda sürekli Sin/Pecado'ya göre daha sert bir sound'dan bahseden Moonspell tayfası hayranlarını gittikçe heycanlandırıyordu. Fakat grubun Butterfly Fx için amaçladıkları, fanların beklentilerinden oldukça farklıydı.
Nitekim değişim her zaman iyi etkiler oluşturmayabilir, değişimin kendisi iyi olsa bile. Moonspell artık bir gothic rock grubu olarak durmuyordu karşımızda!!! Evet sound çok güçlüydü, prodüksyon inanılmazdı ama bu insanların tanıdığı Moonspell değildi ve bu yüzden Butterfly Fx içinde barındırdığı Can't bee gibi şaheserlere rağmen fanları tarafından kabul görmedi. Albüm bir çok fan için kabul edilemeyecek kadar elektronikti ayrıca çok yoğun bir Remstain ve Marlin Manson etkisi hissediliyordu. Moonspell fanlarla arasını iyice bozmuştu. Album sonrası Amorphis ve In Flamesle birlikte Kuzey Amerika'yı turluyan grup her ne kadar birbirinden güzel ve başarılı şovler sergilesede kötü bir yıl geçiriyordu. Avrupada da Kreator Witchery ve Novembre ile turlayan grup tüm bu konserlerin sonunda bir çok yeni fan kazanmayı başardı ama hala kayıp çok fazlaydı. Artık onları geri kazanmak için bir şeyler yapılmalıydı…
2001 yılında Moonspell karanlık yönüne geri dönmeye karar verdi. Darkness and Hope ile tekrar raflarda yerini almayı planlayan grup hem kendi internet sitelerinde hem de röportajlarda köklere dönüşün sinyallerini veriyordu.
Kayıtları Finlandiyada ki Finnvox Studios'da yapılan Darkness and Hope ikinci bir Wolfheart ya da Irreligious olmaktan çok uzaktı ve aslında grup bunu yapmakta istemiyordu. Moonspell için önemli olan sürekli kendi yenilemek ve bir çok grubun yaptığı hataya düşüp kendini tekrar etmemekti. Darkness and Hope grubu geçmişe götürmekten çok gelecek için yeni bir yol çizen albümdü, Gothic Metal'in kuralları yeniden belirleniyordu. Albümün piyasaya çıkışının ardından Moonspell, bütün yılı Tiamat ve flowing Tears ile Avrupayı Turlayarak geçirdi. Sonrada Lacuna Coil ile kuzey Amerika turnesine çıktı. Moonspell tekrardan eski fanlarına kavuşmaya başlamıştı ve artık daha karanlık şeyler yapmanın zamanı gelmişti. 2003'ün başlarında grup yeni albümleri The Antidote için çalışmaya başladıklarını duyurdu.
The Antidote, Sin/Pecado'dan sonra en merakla beklenen Moonspell albümü oldu, çünkü grubun nasıl bir ürün vereceğini geçmişinden anlamak oldukça güçtü. Moonspell hayranlarının merak ilk single In An Above Man piyasaya çıkınca bir nebze azaldı ve herkez rahatladı. Karşımızda oldukça sert bir Moonspell vardı.
The Antidote'un en büyük kozu ise ön prodüksyon aşamasında grubun Waldemar Sorychta'dan yardım alması ve Ricardo'nun klavyelerin yanı sıra ikinci gitara el atması oldu (Grubun ikinci bir gitara Wolfheat'tan beri ihtiyacı vardı). Kayıtları Darkness and Hope'da kaydettikleri Finnvox Studios'da yapan grup tüm bu süre zarfı içerisinde birde Portekiz yapımı bir korku filmine soundtrack yaptı. Tarih 2003'un sonlarına gelirkende albüm dinleyicilerin beyenisine sunuldu…
Evet oldukça karanlık ve sert bir Moonspell'le karşı karşıyaydık öyleki Moonspell ilk defa içinde nerdeyse hiç clean vokal olmayan bir parça yapmıştı, üsteklik bu bir köklere dönüşde değildi, yani Moonspell hala kendini tekrar etmeden fanlarına ulaşabiliyor ve iyi müzik yapabiliyordu, hatta bazı küçük süprizler bile.
The Antidote üzerinde müzkal olarak çalışıldığı kadar edebi olarakda çalışılmış bir albümdü. Grup bu albüm için José Luís Peixoto adlı genç bir yazarla çalıştı ve Fernandonun yazdığı her şarkı sözü için bir de kısa hikaye yazıldı. Albümün Portekizde kitapla satılırken diğer ülkelerde kitap multimedia olarak cdye dahil oldu. The Antidote'dan sonra Cradle of Filth, Type O Negative, Opeth, Posion Black ve Lacuna Coil gibi gruplarla bir çok ülkede konserler veren grup 16 Şubat 2004'de ülkemizide ziyaret edip Türk hayranlarının kalbindeki yerini sağlamlaştıran Portekizli grup şu sıralar bir DVD hazırlamakla meşgul…
Moonspell - Memorial Albümü Kritiği Portekiz'li karanlık grup MOONSPELL yeni albümü Memorial ile gene ortalığın tozunu attırmaya hazırlanıyor! Promosunu dün geceden beri kesintisiz dinlemekteyim ve bu yazının hemen başında belirtmeliyim ki grup son yılların en başarılı soundlu albümü ile dinleyicisini fethedicek..
2001 çıkışlı "Darkness & Hope" ve 1999 çıkışlı gayet de deneysel ve tutarsız bir albüm olan "The Butterfly Effect" faciaları ile şahsen gözümde vasat bir grup olan Moonspell, The Antidote ile durumu kısmen kotarmıştı. Açıkcası bu adamlardan böyle Memorial gibi bir albüm beklemiyordum. Albümdeki ilk şarkılar gaddar ve sert gibi gözükse de ilerleyen dakikalarda grubun aslında pek de cizgisinin dışına cıkmadığını görüyoruz.
Grup iki sefer ülkemizde başarılı konserler de vermişti eminim pek cok okuyucu grubun elemanlarını bilmekte ama bilmeyen genc okurlar icin yazalım:
*Fernando Ribeiro - Vokal *Ricardo Amorim - Gitar *Pedro Paixão - Keyboard,gitar *Mike Gaspar - Davul *Aires Pereira - Bass Gitar
Memorial promo cdsindeki parcalar ise:
*In Memoriam *Finisterra *Memento Mori *Sons of Earth *Blood Tells *Upon the Blood of Men *At the Image of Pain *Sanguine *Proliferation *Once It Was Ours! *Mare Nostrum *Luna *Best Forgotten
Albüm "In Memoriam" introsu ile başlıyor, bu girişdeki yaratılan atmosfer kanımca cok yanıltıcı. Ben sacma sapan melankolik bir müzik beklerken "Finisterra" parcası gaddar şekilde sizi de şok edebilir. Fernando kişisi son senelerdeki en sert en tavizsiz vokallerini bu albümde resmen döşemiş. "Memento Mori" ise Moonspell'in belki de tüm diğer parçalarından farklı bir cizgiye sahip tek şarkısı bu albümdeki. Bu türdeki calışmaları benimsemiş klavye üstüne kurulu mistik gotik vs şarkıları sevenler eminim cok sevecektir. "Sons of Earth" akustik gitarlar ile başlayan ve öyle de biten bir enstrümantal bir geçiş parçası. Zaten albüm hep böyle bir atmosfer kurulmak üzere yapılmış bunun pek gereği yoktu kanımca..
"Blood Tells" benzerine cok rastlanan bir Moonspell parçası, önceki albümlerde de vardı böyle calısmaları. İlginc olan ise bu parcaları evde böyle dinlerken pek haz vermeyebiliyor ancak konser ortamında herifler sahnedeyken cok gaz olabiliyor şarkı bu acıdan acımasız eleştiri kapısına çıkacak bişey yazmaktan itina ile kaçmaktayım. "Proliferation" ve de "Mare Nostrum" tamamıyla akustik gitarlar, klavye ve örnek sesler üstüne kurulmuş parçalar, bir nevi etüd gibi. Benzerlerini pek cok Samael parcasında veya gothic - doom gruplarında duymuş olmanız pekala mümkün. Sanırım bunlar albümün süresini uzatmak ile mükkellef hadiseler.
"Luna" ise bu albümdeki en ağır aksak en ağır tansiyonlu şarkı, yetmezmiş gibi hatun vokaller var parçanın nakaratında bu da eminim pek cok doom metal dinleyicisi tarafından cok sevilecektir.. "Best Forgotten" 14 küsür dakika süren hani icinde bir de sonlara doğru gizli şarkı barındırması ile meşhur şarkılardan. Son senelerde gruplar böyle süprizler yapmayı cok seviyorlar.. Albümdeki sound cok güzel, özellikle davul ve gitar tonları muhteşem. Eski Moonspell albümlerindeki doğallık ve akıcılık elbette yok bu da gelişen ses teknolojisinin bizden yani dinleyiciden mahrum ettiği ve artık alıştığımız götürüsü..
Posted at 04:02 am by paladine
Permalink
Sunday, August 13, 2006

1990 - Of Darkness 1991 - Beyond Sanctorum 1994 - Symphony Masses - Ho Drakon Ho Megas 1995 - Lepaca Kliffoth 1997 - Arab Zaraq Lucid Dreaming 1997 - Theli 1998 - Vovin 1999 - Crowning Of Atlantis 2000 - Deggial 2001 - Secret Of The Runes 2004 - Lemuria 2004 - Sirius B 2007 - Gothic Kabbalah
Passwords : bunalti.com
Therion Biyografisi:
Kuruluşu 1990'ın da ötesinde olan Therion'un tarzı gerçekten oldukça özel... Metalin içindeki seslerden daha benzersiz ve daha özgün sesleri yaratmaya çalışan bu İsveçli grup, senfonik öğeleri, opera tadındaki vokalleri ve Orta Çağ'a özgü koroların mükemmel uyumunu kullanarak klasik metal ve gotik kavramlarını birlikte işleyerek ortaya büyüleyici bir tarz çıkarıyor.
15 yıldır art arda çıkan albümlerdeki klasik etkiler ve korolar, Johnsson'un karizmatik vokallerinden sonra yeni bir ticari marka haline geldi. Grup, ilk başlarda daha çok black ve death metale yönelik albümler çıkardı. 1990'da "Time Shall Tell", 91'de "Of Darkness", 92'de "Beyond Sonctorum" ve 93'te "Symphony Masses : Ho Drakon Ho Megas", bu tarzla raflardaki yerini almıştı. 1994'de kısa bir molanın ardından tekrar iş başına dönen grup, bir yıl sonra iki albümle hayranlarının karşısına çıktı. "Beauty In Black" ve "Lepaca Kliffoth"... 1996'da çıkan albüm ise "Siren of the Woods" adını taşıyordu. Peşpeşe kaydedilen etkileyici çalışmalarla müzik piyasasında önemli bir yer edinen topluluk, aralıksız çalışmaya devam ederek 1996'nın ortalarında bir albümü daha diskografisine ekledi: "Theli"... Bu albümde grup, klasik müzikle metali birleştirdi. Bu özgün çalışmanın ardından Christofer ve grubu, aynı tarzı sürdürme konusuna odaklantı. Bundan sonraki albümler daha senfonik olacaktı.
1997'de "A'arab Zaraq Lucid Dreaming" piyasaya sürüldü. Grup bu albümden "Bizim 10. yıldönümü albümümüz" diye söz etti. Kendilerini senfonik öğelere o kadar kaptırmışlardı ki bundan sonraki albümler tamamıyla senfonik black ve gotik metal türünde olucaktı...
1998'in sonlarına doğru "Vovin" çıktı. Bu albümde kullanılan soprano vokaller, Orta Çağ'ın klasik müziği ve operasını eşsiz bir çekicilikle simgeliyordu. Öne çıkan parçalar arasında "The Rise Of Sodom And Gomorrah", "Eye Of Shiva" ve "Clavicula Nox" sayılabilir.
Bir yıl sonra sunulan "Crowning of Atlantis" albümünde de yine önceki gibi opera görkemi kullanılmış, etkili bayan ve erkek vokaller, tarzın başarıyla sürdürülmesinde önemli rol oynamışlardı. 2000'de "Deggial" çıktı... Black metalle klasik opera öğelerinin eritmesiyle ortaya çıkan tarz, bu albümle tam etkisini gösterdi. "Theli"de yakalanan hava, gruba bambaşka bir özellik katmış, bu türün devamlılığı kaçınılmaz olmuştu.. Grup elemanlarından biri, bazı parçaları için "Metallica'nın gitarını, Richard Wagner'in operasını düşünün.. İşte bu bizim karışımımız!" demişti... "Sphinx's Seven Secret" ve albümle aynı adı taşıyan "Deggial"in ön planda olduğu çalışmayı 2001 çıkışlı "Secret of The Runes" izledi. Bu kez eski Kuzey Avrupa gelenekleri temel alınmıştı. Dokuz dünyayı anlatan bir ağacın temelini oluşturduğu felsefe, albümde her şarkının bir ağacı ve birdünyayı simgelemesiyle canlandırılmıştı.
Therion, bir yıl sonra "Live in Midgard" ile yeniden müzikseverlerin karşısına çıktı. En sevilen parçaların bir arada olduğu iki cdlik albüm, Therion hayranlarının arşivinde bulunması gereken önemli bir seçki.
Kaynak : İnternet
http://www.duman6.net/biyo104/therion/
Posted at 11:45 am by paladine
Permalink
|
 |
|
|
 |
|